Makalelere dön
Hristiyanlık

İnsanlığın Kökenlerine Kısa Bir Giriş

Rebecca McLaughlin
28.09.2026
İnsanlığın Kökenlerine Kısa Bir Giriş

Buraya Nasıl Geldik?

Bilim ile Hristiyanlık arasında var olduğu düşünülen çatışmanın en çok tartışılan alanlarından biri, insanların nasıl var olduğu sorusudur. Kutsal Kitap, Tanrı’nın biz insanları “kendi suretinde” yarattığını (Yaratılış 1:27), yarattıkları üzerinde egemenlik sürmek üzere bize özel bir görev verdiğini ve bizi kendisiyle özel bir ilişkiye çağırdığını söyler. Bu ilişki, Tanrı’nın diğer yarattıklarıyla olan ilişkisinden farklıdır. Ancak 1859 yılında Charles Darwin adlı Britanyalı bir bilim insanı, Türlerin Kökeni adlı kitabını yayımladı. Darwin bu kitapta bütün canlıların birbiriyle ilişkili olduğunu ve insanların zaman içinde diğer hayvanlardan aşamalı olarak “evrimleştiğini” ileri sürdü.

Darwin’in yaşadığı dönemde Hristiyanlar, onun bilimsel teorisinin Kutsal Kitap’ın yaratılış anlatısıyla bağdaşıp bağdaşamayacağı konusunda aynı fikirde değildi. Bazıları Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın insanı toprağın tozundan yarattığını anlattığını, ancak bunun Tanrı’nın insanı evrimsel bir süreç aracılığıyla aşamalı biçimde yaratmış olmasına engel olmadığını savundu. Onlara göre Tanrı, böyle bir süreç kullanmış olsa bile insanı yine de özel olarak yaratmış olabilirdi. Başkaları ise evrimin, Kutsal Kitap’taki yaratılış anlatısının daha kelimesi kelimesine bir yorumuyla bağdaşmadığını düşündü ve bu nedenle Tanrı’nın insanı aşamalı değil, doğrudan yarattığına inandı. Hristiyanlar Kutsal Kitap’ın bazı bölümlerini nasıl anlamamız gerektiği konusunda görüş ayrılıklarına sahiptir ve Yaratılış 1 ve 2. bölümlerdeki yaratılış anlatıları bunun önemli örneklerinden biridir.

Bugün de Darwin’in döneminde olduğu gibi bazı Hristiyanlar, hem evrime inanıp hem de Tanrı’nın bizi yarattığına inanmanın mümkün olmadığını düşünürken, diğerleri bunun mümkün olduğunu savunur. Bazıları Hristiyanların Tanrı’nın insanları yaratmak için evrimi kullandığına, ancak sürecin belirli aşamalarında doğrudan müdahale ettiğine inanması gerektiğini söyler. Buna göre insanlığın kökeniyle ilgili anlatıda bilimin açıklayamayacağı bazı unsurların bulunmasını beklemeliyiz. Başkaları ise Tanrı’nın bütün süreci yönettiğini, dolayısıyla onun etkinliğinin kanıtını özellikle açıklayamadığımız noktalarda aramamıza gerek olmadığını savunur; çünkü Tanrı zaten sürecin en küçük adımlarını bile yönetmektedir. Şunu da belirtmek gerekir: Bilim insanlarının daha karmaşık yaşam biçimlerinin daha basit yaşam biçimlerinden nasıl geliştiğini açıklamak için teorileri olsa da yaşamın ilk başta nasıl ortaya çıktığını gerçekte hâlâ bilmiyoruz.

Richard Dawkins gibi ateist yazarlar bilim hakkında konuşurken çoğu zaman başka inançları da tartışmaya dâhil ederler. Böylece doğal dünyadaki herhangi bir şey için olası bir bilimsel açıklama bulduğumuzda bunun Tanrı’ya artık yer bırakmadığı izlenimini verirler. Oysa Hristiyanlar bilimi ilk geliştirdiklerinde bunu Tanrı’nın dünyayı yarattığına inanmadıkları için değil, tam tersine buna inandıkları için yaptılar. Diğer bütün bilim alanlarında olduğu gibi bu alanda da her zaman öncü Hristiyan bilim insanları olmuştur. Fakat aynı zamanda bir bilim insanının söylediği her şeyin doğru olduğunu da varsaymamalıyız. Bunun bir nedeni, bilim ilerledikçe çoğu bilim insanının inandığı şeylerin değişebilmesidir; Büyük Patlama konusunda olduğu gibi. Bir diğer neden ise bilim insanlarının zaman zaman bilimsel çalışmalarının, Tanrı hakkında inandıkları ya da inanmadıkları şeyleri kanıtladığı izlenimini vermeleridir; oysa gerçekte bilim bunu kanıtlamamıştır.

Eğer İsa Mesih’in bir izleyicisiysen umarım bu konuları araştırmaya devam eder ve kendi kanaatini kendin oluşturursun. Bu sorular gerçekten karmaşıktır. Kutsal Kitap ile bilimin nasıl bağdaştığına ilişkin Hristiyan görüşleri, yalnızca açık ya da kapalı olan bir ışık düğmesi gibi değildir; yani mesele basitçe “evet” veya “hayır” değildir. Daha çok kızlarımın yataklarına taktıkları okuma lambalarına benzer. Bu lambalarda farklı parlaklık seviyeleri ve farklı renk tonları elde etmek için basabileceğiniz birden fazla düğme vardır. Ancak bilim konusunda ne düşünürse düşünsün her Hristiyan, Tanrı’nın bizi yarattığına, Kutsal Kitap’ın insanlarla ilgili en önemli gerçekleri bize açıkladığına ve insanın bilimsel bir tanımının hiçbir zaman bütün hikâyeyi anlatamayacağına inanmalıdır. Hristiyanlar ile ateistlerin en temel biçimde ayrıldığı noktalardan biri de budur.

İnsan Nedir?

Ünlü fizikçi Stephen Hawking yirmi bir yaşındayken motor nöron hastalığı teşhisi aldı. Bu korkunç hastalık bedenini zamanla daha fazla etkiledi. Hawking sonunda hareket edebilmek için motorlu bir tekerlekli sandalye kullanmak ve konuşup yazabilmek için özel olarak tasarlanmış bir bilgisayardan yardım almak zorunda kaldı. Günlük yaşamı bilgisayarlara bağımlı hâle gelmişti. Ancak hayatının sonlarına doğru verdiği bir röportajda bundan daha ileri bir iddiada bulundu:

“Beyni, parçaları arızalandığında çalışmayı bırakacak bir bilgisayar olarak görüyorum,” dedi Hawking. “Bozulan bilgisayarlar için cennet ya da ölümden sonra yaşam yoktur; bunlar karanlıktan korkan insanlar için uydurulmuş masallardır.”

Hawking beyninin yalnızca bir bilgisayar olduğuna inanıyordu. Tanrı’nın suretinde yaratıldığını düşünmüyordu. Ona göre kendisi yalnızca karmaşık bir makineydi. Konuşmasını sağlayan, tekerlekli sandalyesine bağlı özel bilgisayar ile düşünmesini sağlayan kafasının içindeki beyin-bilgisayar arasında temelde bir fark olmadığını düşünüyordu. Öldüğünde yaşanacak şeyin de bir bilgisayarın bozulmasından farklı olmayacağına inanıyordu.

Birçok ateist bilim insanı bu şekilde düşünür. Onlara göre tek gerçek, bilimin araçlarıyla ölçebildiğimiz hakikattir. Onlara göre tek gerçek hakikat, bilimin araçlarıyla ölçebildiğimiz şeylerden ibarettir. Oxford Üniversitesi fizik profesörü ve Hristiyan düşünür Ard Louis, insanı yalnızca bilimin açıklayabildiği özelliklere indirgeyen bu yaklaşımı İngilizcede “nothing buttery” olarak adlandırır. Çünkü bu görüşe göre insan, bilimin tanımlayabildiği şeylerden “başka bir şey değildir.” Peki bilim bizim, bilimin ölçebildiği şeylerden “başka bir şey olmadığımızı” mı göstermiştir? Kesinlikle hayır.

Tanrı’nın evreni yarattığına inanmak mantıksız ya da çağdışı değildir.

Modern bilimi ilk geliştiren insanlar, evreni yaratan ve kendisi bilim tarafından ölçülemeyen bir Tanrı’ya inanıyorlardı. Ayrıca insanın fiziksel özelliklerini bilimsel araçlarla inceleyebilmemiz, insan hakkındaki her şeyi bu araçlarla anlayabileceğimiz anlamına gelmez. MIT profesörü Ian Hutchinson, atomlardan, moleküllerden ve bilimsel araçlarla araştırabileceğimiz her türlü maddeden oluşan karmaşık bir biyokimyasal makine olduğunu kabul eder. Ancak aynı zamanda bir koca, bir baba ve Tanrı’nın lütfuyla kurtarılmış bir günahkâr olduğunu da söyler. Bu farklı tanımların birbirini dışlaması gerekmez. Hepsi aynı anda doğru olabilir. Çocuklarından biri ona, “Sen benim babam değilsin! Sen yalnızca bir grup atom ve molekülsün!” deseydi çocuğun kafasının karışmış olduğunu düşünürdük. Fakat çocuk tam tersini söyleyip, “Sen benim babamsın; atomlardan ve moleküllerden oluşmuyorsun!” deseydi yine aynı şekilde kafasının karışmış olduğunu düşünürdük. Biraz düşündüğümüzde, aslında herhangi bir durumda bilimin açıklayabileceğinden daha fazlasının bulunduğunu kabul etmeye zaten alışık olduğumuzu fark ederiz.

Televizyonda bir futbol maçı izlediğinizi düşünün. Ancak yorumcular pozisyonlardan ve skordan söz etmek yerine sahada olup bitenleri yalnızca bilimsel açıdan anlatıyor olsunlar: “Bir miktar kıllı memeli, boyu 1,88 metre, ağırlığı 88 kilogram, bir uzvunu saatte 48 kilometre hızla ileri doğru uzatıyor. Uzuv, ağırlığı yaklaşık 450 gram olan top ile temas ediyor ve top yerden saatte 24 kilometre hızla, zemine göre 30 derecelik bir açıyla havalanıyor...” Bu yorumun giderek daha fazla bilimsel olarak ölçülebilir ayrıntıyla devam ettiğini hayal edebilirsiniz. Söylenenlerin hepsi doğru olabilir. Ancak hiç kimse o televizyon kanalını izlemek istemezdi. Çünkü futbolun asıl meselesi bilimsel ayrıntılar değildir. Asıl mesele oyundur!

Benzer şekilde, biri benden eşimi anlatmamı istese ona boyunu, kilosunu ve tansiyonunu söylemezdim. Kişiliğinden, ilgi alanlarından ve onu güldüren ya da ağlatan şeylerden söz ederdim. Bilim bize birçok faydalı ve önemli şey söyleyebilir, fakat en önemli gerçekleri söyleyemez. Bilim kalbimin kanı bedenimde ne kadar hızlı pompaladığını ölçebilir, fakat eşimi ne kadar sevdiğimi bir stetoskopla ölçemezsiniz.

Peki Bunun Önemi Ne?

Stephen Hawking cennetin “karanlıktan korkan insanlar için uydurulmuş bir masal” olduğunu düşünüyordu. Eğer onun yaptığı gibi yalnızca bilime inanırsak, sadece ölümden sonraki yaşam umudumuzu kaybetmeyiz. Ölümden önceki yaşamın anlamını da kaybederiz.

Bunları bir dizüstü bilgisayarda yazıyorum. Bir yaşındaki oğlum yanımda uyuyor. Bilgisayarımı pencereden dışarı atsam paramı boşa harcamış olurdum. Ama yerine yenisini satın alabilirdim. Oğlumu pencereden dışarı atsam son derece derin ve korkunç bir yanlış yapmış olurdum. Oğlum bir bilgisayar gibi yerine yenisi konabilecek biri değildir. O, Tanrı’nın suretinde yaratılmış, eşsiz ve değerli bir varlıktır.

Bilim olağanüstü bir araçtır. Yaşamımızı iyileştirecek yararlı şeyler keşfetmemize ve dünyamızdaki güzel gerçekleri fark etmemize yardım eder. Ancak her şeyi bilimin ölçebildiği şeylere indirgersek o zaman senin de benim de artık gerçek bir önemimiz kalmaz. Yalnızca etten bir kabın içindeki bilgisayarlardan ibaret oluruz.

Tanrı’nın evreni yarattığına inanmak mantıksız ya da çağdışı değildir. Bu, Moana filmindeki Maui’nin uydurduğu hikâyelere inanmak gibi bir şey değildir. Günümüzde bilimin önde gelen düşünürlerinden bazılarına göre Kutsal Kitap’ın Tanrısı’na inanmak, bilim için en sağlam temellerden birini oluşturur. Aynı zamanda insanın ne olduğunu ve senin, benim ve küçük bebeğim Luke’un neden sonsuz değere sahip olduğumuzu anlamamız için de en sağlam temeli sunar.


3075

Rebecca McLaughlin (Cambridge Üniversitesi Doktora derecesi), Christianity Today tarafından 2020 Yılının En Güzel Ortodoks Kitabı seçilen "Hristiyanlıkla Yüzleşmek" kitabının yazarıdır. Daha sonraki çalışmaları arasında "Her Gencin Hristiyanlık Hakkında Sorması (ve Cevaplaması) Gereken 10 Soru", "Seküler İnanç Bildirgesi" ve "Kadınların Gözünden İsa Mesih" yer almaktadır. Rebecca, "Hristiyanlıkla Yüzleşmek" podcastinin sunucusudur.


Bu makale, Crossway tarafından yayınlanan orijinal İngilizce makaleden izin alınarak çevrilmiştir.

Makalenin orijinali için buraya tıklayınız.