Makalelere dön
Hristiyanlık

Charles Spurgeon’un Depresyonla Mücadele Ettiğini Biliyor muydunuz?

Michael Reeves
08.04.2026
Charles Spurgeon’un Depresyonla Mücadele Ettiğini Biliyor muydunuz?

Şaşırtıcı Bir Gerçek

Charles Spurgeon’un hayatı boyunca depresyonla mücadele ettiğini duymak bazıları için şaşırtıcı olabilir. Ünlü ve güçlü bir vaiz olması, hazırcevaplığı ve puro içen o erkeksi duruşu, Viktorya dönemi İngiliz zırhında hiç gedik yokmuş gibi düşündürebilir. Ama aslında şaşırmamak gerek: Düşmüş bir dünyada dolu dolu yaşamak, sıkıntıyı da beraberinde getirir. Spurgeon’un hayatı gerçekten de fiziksel ve zihinsel acılarla doluydu.

Henüz yirmi iki yaşındayken, büyük bir kilisenin pastörü ve evde bakılması gereken ikiz bebekleri varken, Surrey Gardens Music Hall’da binlerce kişiye vaaz veriyordu. O sırada şaka yapmak amacıyla birkaç kişinin “yangın var!” diye bağırmasıyla çıkan izdihamda yedi kişi öldü ve yirmi sekiz kişi ağır yaralandı. Zihni bir daha asla eskisi gibi olmadı. Karısı Susannah şöyle yazmıştı: “Sevgilimin ıstırabı o kadar derin ve şiddetliydi ki, sanki aklı başından gidiyordu; bazen bir daha asla vaaz veremeyeceğinden korkuyorduk.”

Daha sonra otuz üç yaşından itibaren fiziksel acılar hayatının ayrılmaz bir parçası oldu. "Bright hastalığı" denilen böbrek iltihabının yanı sıra gut, romatizma ve nevraljiden muzdaripti. Acıları o kadar şiddetliydi ki, vaktinin üçte birinde vaaz vermesini engelliyordu. Buna ek olarak aşırı çalışma, stres ve stresli olduğu için hissettiği suçluluk duygusu onu yıpratıyordu. Tüm bunlar halkın gözü önünde yaşanıyor ve eleştirmenler bu durumu dillerine doluyordu; bu da yükünü ağırlaştırıyordu. Bekleneceği üzere, çektikleri acıların Tanrı’nın bir yargısı olduğunu iddia ediyorlardı.

Acılar, siyasi çekişmeler, muhalefet ve aşırı çalışma (ayrıca genç torununun ölümü gibi kayıplar) onu dalgalar halinde, ama derinden etkiledi. Öyle ki, bugün yaşasaydı muhtemelen klinik depresyon teşhisi konur, ilaç ve terapiyle tedavi edilirdi. Depresyon onu bazen o kadar yoğun vuruyordu ki, bir keresinde şöyle demişti: “Eyüp gibi, ‘Ölmeyi şu yaşama yeğliyorum.’ diyebilirdim [Eyüp 7:15]. Ruhumdaki sefaletten kaçmak için kendime kıymayı kolaylıkla göze alabilirdim.”

Acı çeken Hristiyanların, acının bir antlaşmanın işareti olduğunu duymaya ihtiyaçları vardır.

Acı ve Hizmet

Tüm bunların içinde Spurgeon, Tanrı’nın tüm bu acılarda iyi bir amacı olduğuna inanıyordu ve bu sayede daha hazırlıklı ve şefkatli bir pastör olduğunu hissediyordu. Bu deneyimi, öğrencilerine “Vaizin Baygınlık Nöbetleri” başlıklı etkileyici bir ders vermesini sağladı:

“Ruhsal çöküntünün ne anlama geldiğini en acı deneyimlerle bildiğim ve sık sık bu duruma düştüğüm için, düşüncelerimi paylaşmanın bazı kardeşlerim için teselli olabileceğini düşündüm. Genç kardeşlerim, melankoliye kapıldıklarında başlarına tuhaf bir şey geldiğini sanmasınlar; kederli olanlar da bilsinler ki, üzerinde güneşin neşeyle parladığı biri bile her zaman ışıkta yürümemiştir.”

Spurgeon, bu tür bir melankoliden kurtulmaya çalışmadan önce, bu deneyimden fayda sağlamak için Tanrı’nın amacını anlamaya çalıştı. Kutsal Yazılar, Tanrı’nın imanlıları acılar aracılığıyla ocaktaki altın gibi arıttığını açıkça gösterir (1. Petrus 1:6–7). Spurgeon şöyle yazmıştı: “Altın, neden ve niçin ateşte olduğunu bildiğinde, kendisini potaya koyan Arıtıcı’ya teşekkür edecek ve alevlerin içinde bile tatlı bir huzur bulacaktır.”

Spurgeon, göksel Babamızın imanlılar için acıları takdir ettiğini gördü. Denenmelerimiz dünyadan, benlikten ve İblis’ten gelse de; bunlar, onları Mesih’teki yeni hayatımızın önemli bir parçası olarak gören Tanrı’nın kontrolü altındadır. En başta, Mesih gibi muamele görmezsek O’nun gibi olamayız; O bu kadar acı çekerken biz rahat bir hayat süremeyiz. “O’nun başına dikenli taç takılırken sizin başınıza altından taç takılmasını mı bekliyorsunuz? O’na çalılar, size zambaklar mı büyüyecek?”

Acı Çekenler İçin Teoloji

Bu durum bir imanlı için kötü bir haber gibi görünebilir. Sonuçta kim acı çekmek ister ki? Ancak Spurgeon, seçkin adamların hayatlarını incelediğinde şu sonuca vardı: Zorluk dalgalarını göğüslemek zorunda kalmayanlar, bunu yapanlar kadar güçlenip olgunlaşamazlar. Bolluk içinde yaşayan ve zorluk terbiyesini hiç tatmayanların imanları genellikle daha zayıf ve cılız olur. Bu yüzden genel olarak, “İnsanın boyunduruğu taşıması iyidir; dalgalara karşı koyması iyidir; ateşten ve sudan geçip yüce dersler alması iyidir.” Zorluklar bizi güçlendirebilir ve içimizde yapılması gereken işleri ortaya çıkarabilir. Spurgeon deneyimleriyle keşfetti ki, gözyaşları insanın gözünü temizler, böylece daha iyi bir görüş ve perspektifle bakabiliriz. Kayıplar, etrafımızdaki değer verdiğimiz şeylerin yetersizliğini gösterir ve Mesih’in her şeye yettiğini daha iyi anlamamızı sağlar.

Bir pastör olarak, bu tür bir teolojiyi acı çeken insanlara nasıl sunacağı konusunda çok hassastı. Acıdan sarsılan ve ağlayan birine, acıdan nasıl kâr edileceği soğuk bir şekilde anlatılamaz. Bazı zamanlar sadece yanlarına oturup onlarla birlikte ağlama zamanıdır. Yine de, duygusal durumu ne olursa olsun tüm imanlılar için Tanrı’nın babacan takdirini bilmekte harika bir teselli olduğunu gördü.

Tanrı’nın sevgi dolu ve kudretli babalığını duymanın yanı sıra, acı çeken Hristiyanların acının bir antlaşma işareti olduğunu duymaya da ihtiyaçları vardır. Doğal olarak, acı çekmeyi hemen Tanrı’nın bize karşı olduğu veya bize olan sevgisinin ve ilgisinin azaldığı şeklinde yorumlarız. Oysa durum böyle değildir. “Ruhsal çöküntü, lütfun azaldığının bir göstergesi değildir; sevincin kaybı ve güvencenin eksikliği, ruhsal hayattaki en büyük ilerlemeye eşlik edebilir.” Bu yüzden sıkıntılarımız karşısında hemen yılgınlığa düşmemeliyiz: Düşmüş bir dünyada arkadaşlarımız bizi hayal kırıklığına uğratacak, canımız yanacak, zayıflığımızı ve boşluğumuzu hissedeceğiz. Ama bunların hiçbiri Babamızın bizi unuttuğunun veya yüzüstü bıraktığının ya da artık işe yaramaz olduğumuzun bir işareti değildir.

Başa Çıkma Stratejileri

1871’den itibaren her kış, Londra’nın karanlığından, soğuğundan ve kirinden kaçmak için Fransız Rivierası’ndaki Mentone’a çekildi. Oradaki ılık hava ve ışıkta hem bedeni hem de zihni için doğal bir canlanma buldu. Bu kadar uzağa gidemediğinde ise kırlarda yapılacak basit bir yürüyüşün faydalı olduğunu gördü. Hayat bunaltıcı hale geldiğinde, purolar onun için kabul edilebilir ve keyifli bir rahatlama aracıydı. Daily Telegraph gazetesine yazdığı bir mektupta, “Bir puro sayesinde şiddetli bir acının dindiğini, yorgun bir zihnin yatıştığını ve sakin, tazeleyici bir uyku uyuyabildiğimi gördüğümde Tanrı’ya şükrediyorum” demiştir.

Spurgeon, zihinsel sıkıntı çekenler için bu tür fiziksel çözümlerin yanı sıra, durumu değerlendirirken sabırlı ve dikkatli olunmasını tavsiye ediyordu. Sarsıldığımızda ve depresyona girdiğimizde lütfun bizi terk ettiğini veya anlamsızlaştığımızı düşünmeye ne kadar meyilli olduğumuzu biliyordu. Böyle zamanlarda, durumumuzun “ne” olduğunu ve “nedenini” kesin olarak anlamaya çalışmak yerine, sadece Tanrı’nın vaatlerine sımsıkı sarılmalıyız. Bizim onları hissetme kapasitemizden bağımsız olan nesnel gerçeklere sahip olan Tanrı’nın vaatleri, karanlığımızın yenemeyeceği bir ışık gibidir. Onlar, sonlu sıkıntılarımızın ve şüphelerimizin ulaşamayacağı, sarsılmaz ve sonsuz bir tesellidir. Bu nedenle Susannah Spurgeon, yatak odalarında her gün görebilmeleri için Matta 5:11–12’yi çerçeveletip asmıştı: “Benim yüzümden insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşayan peygamberlere de böyle zulmettiler.”

Mesih’te Teselli

Üzgün olanlara hizmet ederken, pastörler genellikle insanları Mesih’in dirilişine ve zaferine yönlendirirler. Ölümün yenilmesi, gözyaşlarının silinmesi ve mücadelemizin miğfer ve kılıçlarını palmiye dalları ve taçlarla değiştirme düşüncesi, Spurgeon için temel bir teselliydi. Ancak acı çeken ve depresyondaki insanlara pastörlük yaparken, en çok çarmıha gerilmiş Mesih’e ve “Acılar Adamı”na odaklandığı görülür.

Spurgeon, büyük acı dönemlerinde “İsa’nın duygusalığının, O’nun kurban edilişinden sonraki en değerli şey” olduğunu keşfetti. Bu yüzden tekrar tekrar Mesih’in acı çeken halkına duyduğu şefkat temasına geri döndü. Örneğin, 1890 tarihli “İsa’nın Şefkati” başlıklı bir vaazında, kendi zayıflığını hissederken şunları söylemişti:

“Bu sabah, her zamankinden daha fazla zorluklarla kuşatılmış olarak, acı çeken ve zayıf bir vaiz gibi, şefkat dolu o Başkâhin hakkında konuşmak istiyorum. Arzum şudur ki; ruhu çökmüş, bitkin, umutsuz ve hatta yolunu kaybetmiş olan herkes Rab İsa’ya yaklaşmak için cesaret bulsun... İsa, sizin gücünüzden değil, zayıflığınızdan etkilenir. Burada, yeryüzündeki zavallı ve güçsüz varlıklar, göklerde görkem ve onurla taçlandırılmış olan yüce Başkâhin’in yüreğini etkiler. Bir anne bebeğinin zayıflığını nasıl hissediyorsa, İsa da seçtiklerinin en yoksulu, en dertlisi ve en zayıfıyla aynı şeyi hisseder.”

Öyleyse acı çekerken sadece Mesih’e yaklaşmakla, O’na daha çok benzemekle ve O’na daha çok güvenmekle kalmayız; böyle zamanlarda Mesih, ateşler içindeki halkıyla birlikte yürümek için bize yaklaşır. Sadece bizimle yürümekle kalmaz, aynı zamanda bizi sırtında taşır.


1582

Michael Reeves (PhD, King’s College, Londra), Birleşik Krallık'taki
Bridgend ve Oxford'da bulunan Union School of Theology'nin
başkanı ve teoloji profesörüdür. Üçlü Birlik'ten Zevk Almak ve
Müjde İnsanları gibi birçok kitabın yazarıdır.


Bu makale, Crossway tarafından yayınlanan orijinal İngilizce makaleden izin alınarak çevrilmiştir.

Makalenin orijinali için buraya tıklayınız.